Ana Sayfa Röportaj Bursa’dan dünyaya bir asırlık nefes, bir ömür tarih

Bursa’dan dünyaya bir asırlık nefes, bir ömür tarih

  • Hit: 723
  • Bursa’dan başlayıp binlerce yıl öncesine uzanan bir yolculuk, muhteşem bir birikim ve bilgelik… Cumhuriyet’in koca çınarı, Türkiye’nin büyük Sümeroloğu Muazzez İlmiye Çığ bugün 102 yaşında. Hayatı boyunca biriktirdikleriyle eğitmeye, aydınlatmaya devam ediyor bizleri. O, yaşayan en eski Bursalı… Bursa’nın kadın yüzü… Mutluluğu, yaşamı boyunca yaptığı araştırmalarını insanlığın yararına sunmakla bulurken, bugün bile tüm gücüyle dünyaya güzellikler katıyor. Ne mutlu bana ki, mütevazılığı ve engin birikimiyle ömrünü çok sevdiği Atatürk’e ve bilimsel araştırmalara adamış Cumhuriyet kadını olan Muazzez İlmiye Çığ ile bir günüm geçti. Mademki gazetemizin yeni sayısı “Kadın” olacaktı, Bursa’nın aydınlık yüzü Muazzez İlmiye Çığ’la görüşmeden olur muydu hiç? Aslında kendisiyle İstanbul’da görüşmeyi umuyordum ancak kızı Esin Çığ’ı aradığımda Mersin’de olduklarını öğrendim ve düştüm yola… O, hiçbir genci geri çevirmiyor, bildiği ne varsa anlatıyor, bu şekilde daha fazla insana Sümerleri, çivi yazılı tabletleri en önemlisi de Atatürk’ü, Türkiye’nin gelişimini ve hangi zorluklarla bu günlere gelinebildiğini aktarıyor.

    Atatürk’ün hatırasıdır Muazzez İlmiye Çığ… Böylesine bir bilge kişiyle buluşmanın heyecanıyla selamlaşıyorum. Dizindeki laptopa, gözünde gözlüğüyle pür dikkat! İçeri girdiğimde kocaman bir gülümsemeyle “Hoş geldin, gel bakalım…” diyor.  Hoşuma gidiyor bu görüntü “Ne okuyorsunuz?” diye soruyorum. “Kitap redakte ediyorum kızım” yanıtını veriyor. Hemen bu anı ölümsüzleştirmeli, başkalarıyla da paylaşmalıyım diyorum. “Çekersin nasılsa…” Uzun bir tanışma merasimi geçiyor aramızda… Soruyor, yanıtlıyorum, yanıt alıyorum. İpeğin şehrinden geliyordum. Bursa’dan götürdüğüm ipek şalı eline alır almaz başlıyor anlatmaya…  “Ah kızım, nerede o eski ipekçilik? Bu ipekçilik eski çağlardan bu yana birçok milletin hayatında çok önemli. Bizimkiler üretiyorlar ancak ticareti bilmiyorlar. Ticaret hep Ermenilerde, Rumlarda o zamanlar… Mevcut hikayeleriyle ipeği kendilerine mal etmek istediler hep… Ben yazdım. Bizim milletimiz iyi niyetli, ‘Siz üretin gerisini biz yaparız’ diyorlar, bizimkiler de inanıyor”

    Mademki Bursa ile başladık, Bursa’yı nasıl hatırladığını soruyorum. Öyle ya 20 Haziran 1914 yılında Bursa’da doğmuş, ilk tahsilinden sonra girdiği Bursa Kız Öğretmen Okulu’nu 1931’de bitirmişti. (Muradiye semtinde bulunan okul daha sonra Bursa Kız Lisesi’ne verilmiş ve 1979 yılında kapatılmıştı.) Atatürk’ün Cumhuriyetin temelini atıp devrimleri bir bir hayata geçirdiği yıllarda, 1924 yılının yaz ayında sınavı kazanarak girdiği Bursa Kız Öğretmen Okulu’nda pek çok anısı olmalıydı. Yüzünde tebessümle anlatıyor: “Dağın eteğinde bir mahalle vardı. Dedemin evi o mahalledeydi. Üç odalı, bahçe içinde çok güzel bir evdi. Ağaçlar vardı bahçesinde. Mutfağı da bahçenin dışındaydı. Biz de kapıdan girdiğimiz zaman sokak kapısındaki çeşmeyi görürdük. Çeşmenin yanında da çooook güzel zambaklar vardı. Dedemi çok severdim. Büyük annem de üvey büyük annemmiş. O da çok severdi beni. Dedemden para aşırır bazen saklar bana verirdi. İyi insanlardı. O civarda, Tezveren Sultan’ın evi vardı. Biz onun evinde kiracı olarak otururduk. Arada bahçe vardı. Bizim ev iki katlıydı. Sundurması vardı. Orada öğretmen okuluna girdim. Yalnız kızım biz hiç dışarıda vakit geçirmezdik. Sürekli ders okuyordum. Dışarı bile çıkmıyordum. Babam Bilecik’e tayin olmuştu. Ben de okulda kalırdım. Bizim orada Mahkeme Hamamı vardı okulumuzun yanında. Öğretmenlerimiz 15 günde bir sinemaya götürürlerdi, hamama götürürlerdi bizi. Sahi bizim zamanımızdaki gibi yeşil değil artık Bursa…”

    Peki ya arkadaşlarınız? Hatırlıyor musunuz? Hayatta değiller… Çok da üzüntü vermiştir size pek çok tanıdığınızın, anılarınızın tanıklığını yapan dostlarınızın artık olmaması…

    İsimlerini hatırlıyorum hepsinin, yaşamıyorlar… Ancak fotoğrafları var. Hepsi birer anı şimdi… Daha önce Bursa’dan gelen misafirlerim fotoğrafları çerçeveletip getirmişti…

    -Bir süre sonra fotoğraflar geliyor. Başları açık, etekler hemen dizin altında, beyaz gömlek, siyah bir hırka… Türkiye’nin geleceği birçok genç öğretmen adayı, hepsinin yüzü gülüyor. Öğretmenleriyle birlikte poz veriyorlar. Ali Ulvi Elöve, Türkçe Hocası Şahvar Hanım, kimya öğretmeni, psikoloji öğretmeni ve diğerleri… Muazzez İlmiye Çığ da aralarında… Saçları toplu, önde kaküller ve göze çarpan en güzel ayrıntı ise yüzündeki gülümseme… O gülümseme aradan geçen onca zamana rağmen hep aynı kalmış.-

    “Safiye deli oldu”

    Bu arada yaşlanmanın o kadar da korkulacak bir şey olmadığını düşünüyor Muazzez İlmiye Çığ… Asıl mutluluğu dış görünüşe değil, hayatı boyunca gerçekleştirdiği başarılarına bağlıyor. “Ne oldum, ne olacağım” diye hayıflanmaktan ziyade, hayattan zevk almasını biliyor. Şikayet etmiyor. Hayatın ona verdiklerini en iyi şekilde karşılıyor. Bir kitabında da söylediği gibi, çivi çiviyi söküyor…

    Devam ediyoruz… “Bizim mektepte Safiye Ayla vardı. Ben okula girdiğim yıl o son sınıftaymış. Bir gün ‘Safiye deli oldu’ diye kıyamet koptu okulda. Herkes bahçeye hücum etti. Safiye kim ben bilmiyorum. Bir rahatsızlık geçirmiş. Yüzünü görmedim hiç, yalnız adını işittim. 1931’de öğretmen oldum Eskişehir’e gittim. Hiç unutmuyorum. Bursa Kız Öğretmen Okulu sınavına gireceğim zaman sınav için gelen kızların yanında çoğunlukla anneleri vardı ve bunların bir kısmı da civardaki kasabalardan gelmişti. Sınavı kazanamayan kızların annelerinin ağladığını görünce çok şaşırmıştım. Atatürk’ün kadınların eğitimine verdiği önemi ve Türk halkının da buna sahip çıktığının bir kanıtıdır bu”

    “Mayo da giydim, dans da ettim”

    Nasıl bir ailede yetişmişti? Öyle ya araştırmaları bu coğrafya sınırlarını aşmış, Atatürk devrimlerinin ürünü bir kadındı O…

    “Seven bir ailede büyüdüm. İki erkek kardeşim vardı. İkisini de deli gibi sevdim. Birbirimizi sevdik. Bize sevgiyi aşıladılar. Babam ben doğmadan kızı olsun istemiş. Bir erkek benim zamanımda kızım olsun demiş yani… Daha o zaman kızım olursa keman dersi aldıracağım, Fransızca öğreteceğim demiş. Babamın parası yok. Fakir bir aile, çok fakir… Göçmen olarak gelmişler. İlkokulu okumuş oradan Bursa’ya geçmiş. Bursa’da medreseye girmiş. Oradan öğretmen okuluna giriyor. Aman aman konaklarda büyüyen bir insan değil. Aklım ermedi ki hiç sormadım “Baba nereden aklına geldi müzik, Fransızca” diye… Adımı “İlmiye” koymuş. “Kızım sana bu adı ben ilim sahibi olasın diye koydum” diyordu. Babamla çok yakındık. Sarılır, öpüşür, kucaklaşırdık. Annem de öyle. Babam çok öğretici bir insandı. Gazetede önemli bir havadis oldu mu okurdu. Evde eğitim olurdu bize. Eşim Kemal Bey’le de gayet iyi bir hayat sürdük. O da çok efendi, saygılı bir insandı. Aramızda büyük bir kültür farklılığı vardı. O çok kapalı bir yerde büyümüş kadın – erkek ayrı bir çevreden geliyordu. Ben açık bir yerde büyüdüm. Dedemin evine kadın-erkek misafirler gelirdi. Evlenmeden önce mayo da giydim dans da ettim. Serbest bir insandım. Ancak eşim bunları görmemişti. Ama birbirimize uyduk biz. Uyum olunca iyi bir hayat yaşadık. Çok iyi bir insandı…

    (Anılarla yaşıyor, kıymetli anların detaylarını eksiksiz hatırlıyordu. O anlatırken, geçmiş canlanıyordu adeta… Bu arada Muazzez hanımın odasında, yatağının başucunda 30 yılı aşkın bir süre önce hayata veda eden eşi Kemal Çığ’ın fotoğrafı da bulunuyor. )

    Koskoca dopdolu bir ömür… Keşkeler, pişmanlıklar da var mıydı? “Şöyle bir geriye baktığında hayatta en önemli şey neydi acaba?” diye düşünüyor ve hemen soruyorum…

    Gülüyor… “Üniversiteye gitmem çok önemliydi. Müzede çalışmam, yazar olabilmem, hiç aklımda yokken kardeşlerimin yanına Amerika’ya gidip dünyayı gezmem. Aslında en önemli şey yaşama sevinciymiş. Olduğum durumdan zevk alabilirim. Mesela burada oturmaya mecbursam bundan ne kadar zevk alırsam alırım. Şikayet etmem.”

    (Kahvelerimizi yudumlayıp sohbete devam ederken, batan güneş ışığıyla yüzlerimiz aydınlanıyor. Rahatsız olup farklı bir koltuğa oturmak üzere kalkıyoruz. Ayağa kalktığında elinden tutup birlikte yürümek istiyorum, hemen bir el işareti yaparak “Yardıma alışırsam insanlardan hep yardım isterim. Alışmamalıyım…”  yanıtını alıyorum. Evet, O 100 yaşını devirmiş bir genç. Öyle ki yaşlanmak için yaşamamış… Sohbetimize devam ediyoruz.)

    “Memleketin vaziyeti beni çok üzüyor”

    Anlatmayı çok seviyor. Atatürk’ü, Sümerleri, tabletleri ve de kendi kuşağını… Şimdi ise benim gibi farklı şehirlerden O’nu dinlemeye gelen birçok kişi var. Ajandası epey dolu…  Hayatınızın bu döneminde kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

    Son zamanda en önemli ne oldu biliyor musun? Sedef Kabaş benimle konuşmak için geldi buraya. O ailesiyle çocuklarıyla tatil yapmak yerine benimle konuşmak için burada 6 gün kaldı. Çok sevindim. O kadar özveride bulunacağını tahmin etmemiştim. Tam bayram üzeri geldi benimle konuştu. Kitap hazırladı. İşte ben de şu anda onun hazırladığı kitabı redakte ediyorum. Burası çok hoşuma gitti. Kızımla kalıyorum. Ancak memleketin vaziyeti beni çok üzüyor. Artık gazeteyi okuyamıyorum. Bıraktım. Televizyonu izleyemiyorum. Hiçbir şey yapmayı istemiyorum… (Gözleri doluyor) Dizileri seyrediyorum. Bana büyük bir mutsuzluk geldi. 100 yıllık bu güzel vatanı böyle pisipisine hiç bir şey yokken savaşa sokmak ve terörün içine sokmak kendi devletimizin yaptığı bir şey. Bu bakımdan son derece üzgünüm. Hem yokluğu gördüm hem ondan sonraki heyecanı, yenilenmeyi, yapılanmayı gördüm. Nasıl ilerlediğimizi gördüm. Bu güne nasıl geldik? Bugün bilim alanında çok güzel şeyler oluyor. Dünya çağında Nobel alan bilim adamlarımız oldu. Biz Avrupa’nın 400 senede yaptığı Rönesans’ı 80 senede başardık. Bugün eğer becerikli bir devlet olsa icat edilen ürünlerimiz var. Çocukların kafası işliyor. Görüyorum. Askeriyede uçaklar yapmışlar. Böyle insanlarımız bilime karşı, yaratmaya karşı çok becerikli, yetenekli… Bunları işletecek, bilgisinden yararlanacak müesseseler lazım…

    Şimdi de üniversitelerin içi boşaltılmıyor mu? Küçüktü belki ama savaş dönemini, yokluğu yaşadı, Cumhuriyet ilan edildi ve ülke bambaşka bir çehreye bürünmeye başladı. Şimdi ise malum… Değişen sürecin bizzat tanığıydı Muazzez İlmiye Çığ…

    Devrimin en önemli basamağı eğitimdi. Medreseler kalkmış, Tanzimat’ın son zamanlarında açılmaya başlanan ilkokul ve liseler de çoğalmıştı. Atatürk nereye gitse okul açılmasını istiyorlardı ondan. Yüksekokullarımız yoktu. İstanbul’da Darülfünun adıyla bir üniversite vardı yalnızca. Ankara’da okullar açılmalıydı ancak oralarda eğitim verecek insanımız yoktu. Cumhuriyetin ilanından hemen sonra liselerde sınavlar açılarak başarılı gençler Batı’ya çeşitli konularda eğitim yapmak üzere gönderilmeye başlanmıştı. Onların yeteli derecede eğitim verecek hale gelmesi ise zaman alacaktı. 1932 yılında açılmak istenen yüksekokullar için bir program yapmak üzere İsviçre’den Prof. Malche davet edildi. Ancak Atatürk Malchle’nin yaptığı programın aynen kabul edilmemesini, Türk kültürüne uyarlanmasını istemişti. 1993 yılında ise birdenbire Türkiye’nin karşısına bir şans çıktı. Almanya’da Hitler kendileri ve ya ailelerinde Yahudi olan üniversite öğretim görevlilerini işlerinden atmaya başladı. İşsiz kalan bilim insanları, hemen bir dernek kurup bütün ülkelere kendilerini almaları için başvuruda bulundular ama güçlü bir devlet olan Amerika bile onları kabul etmiyordu. Son çare olarak Malchle yoluyla Türkiye’ye başvurmuştu. Bundan haberi olan Atatürk’ün yanıtı ise “Hemen gelsinler” olacaktı. Atatürk hemen talimat veriyor, eğitimciler ile Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip arasında “Bundan sonra bu kimseler ister sokakta ister hapiste olsunlar artık Türk devletinin memurudurlar. Alman devletleri engel olursa çözüm yolu bulunacaktır” şeklinde bir anlaşma yapılıyordu. Henüz yeni kurulmuş ve 10 yıllık bir devlet için bu çok önemliydi. Bu öğretim görevlileri yoluyla İstanbul Üniversitesi bütün fakülteleriyle çağdaş hale geliyor. Ankara’da Hukuk, Siyasal Bilgiler, Ziraat Yüksek Okulları, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi, konservatuar, opera, bale ve tiyatro yüksekokulları açılmış, bu öğretmenlere de iki yıl içinde Türkçe öğrenme şartı verilmişti. Kitaplık isteyene kitaplık, laboratuvar veriliyor, ülkemizde geniş çaplı bir eğitim başlıyordu. Türkiye’nin geleceğini yetiştirecek bin 200 kişi, bugünkü eğitim sisteminin temelini atıyordu. Bu sırada Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin kurulması başlıyor. Bu fakültede eğitim yaptıracak eleman yetiştirmek üzere Afet İnan, Sedat Alp, Ekrem Akurgal, Halil İnalcık gibi birçok genç Avrupa’ya gönderilecek, Türk tarihi, Türk dili ve Türk kültürü yanında Türklerle ilişkisi olan Çin, Hint, İran, Arap, Latin, Yunan, Hitit ve Sümer gibi büyük milletlerin kaynaklarından araştırmalar yapabilecek uzmanlar yetiştirecekti. Bunlara antropoloji, arkeoloji, coğrafya bilimleri de yardımcı olacaktı. Atatürk fakülteyi devlete bağlamadan sermayelerini kendi cebinden vererek özerk yapmıştı.

    İşte Muazzez İlmiye Çığ da tam o yıllarda yakın arkadaşı Hatice Kızılyay ile birlikte bu fakülteye girmekle hayatının en önemli kararını veriyordu. Sonrasında yıllar süren çalışmalarla dünyaca tanınacaktı. Bir kitabında Sümer şairlerine, ozanlarına ilham kaynağı olan İnanna’yı anlatmıştı. Onlara ilham veren İnanna’ydı. Peki; O’nun Sümerlerle ilgili bitmez tükenmez merakı nereden geliyordu? Nasıl başlamıştı?

    “Kızım ben fakülteye gittiğim zaman ne Sümer’den ne Hitit’ten, ne çivi yazısından haberim yoktu. Bilmedik. Okumadık böyle şeyleri. Aynı tarihte dost olduğum Alman profesör 50 sene bu çivi yazılarını okurken biz Sümer yazılarını yeni yeni okumaya çalışırdık. Bizim bundan haberimiz yoktu. Almanya’da bir arkadaşım lisedeyken Sümerce okuyormuş. Bizler bu kadar cahil gittik fakülteye. Ben öğretmendim zaten. Bir fırsat oldu oraya girme hakkımız oldu. Biz iki arkadaş gittik. Bize “Diğer şubeler bitti. Hititoloji, Astroloji, Arkeoloji alacaksınız” dediler. “Loji”nin bir bilim ifade ettiğini bile bilmiyoruz. Ama gireceğiz mecbur. Gözü kapalı girdik. Almanca konuşuluyordu derslerde ama insan isteyince başarıyor. Bu süre içinde Atatürk’ün Almanya’dan kurtardığı değerli profesörler gelmeye başladı. 1935 yılında Sümeroloji Profesörü B. Landsberger ile Hititoloji uzamanı Güterbock geldi. Tam o sırada arkadaşım Hatice Kızılyay ile öğretmenliğimizi bırakıp yüksek eğitim yapmak üzere fakülteye başvurmuştuk. Biz fakülteye kabul edildiğimiz için büyük bir sevinç, fakat alacağımız derslerin ilk defa duyduğumuz isimlerinden dolayı şaşkındık. İlk Hititoloji dersine girdik. Karşımızda gri saçlı bir profesör vardı. Daha önce hiç görmediğimiz çiviyazısı işaretlerini tahtaya yazıyordu. Almanca konuşuyor ve bir çevirmen Türkçe ’ye çeviriyordu. Biz Almanca bilmiyorduk Türkçe kitabımız da yoktu. 1940 yılında fakülte bitti. Hocalarımız meslekleri boyunca böyle çalışkan iki öğrenci görmediklerini söylediler. Hocalarımız beni Hatice Kızılyay ile birlikte fakültede asistan olarak bıraktırmak istese de ailevi nedenlerden dolayı kabul etmedik. Onlar da bizi İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne tayin ettiler. O zamana kadar müze görmemiştim. Oraya gideceksiniz dediler. Benim babam çok kızdı. Kariyer yap dedi.  Ama hayatım boyunca hiçbir şeyden pişman olmadım. Üniversitede akademik unvan alamadığımıza üzüleceğimize müzede yürüttüğümüz huzurlu ve verimli çalışmalarla görevimizin sonuna kadar mutlu olduk. 1937 yılında tabletler üzerinde çalışmak için müzeye atanan Yahudi asıllı Kraus’un rehberliğinde 1948 yılına kadar çalıştık. Hocamız Güterbock’tan tabletlerin kopya tekniğini öğrendik. Müzede Irak ve Anadolu’dan 75 bine yakın çivi yazılı tabletler vardı. Onları devirlerine, konularına, tarihlerine göre ayırıp numaralandırma yapıyor ve özel dolaplara koyuyorduk. Emekli olduğum 1972 yılına kadar tabletlerin tasnifi bitmiş ve yayınlanmış oldu.”

    Bir tableti incelemek ne kadar zaman alıyor? Henüz incelenmeyen gün yüzüne çıkarılmayı bekleyenleri de vardır…

    Benim 33 yılımı aldı. (Gülüyor) Çivi yazısını bundan 5 bin yıl önce Sümerliler icat ediyor. Bu çivi yazısı önceleri resim olarak taşlar üzerine yazılırken sonraları Dicle ve Fırat nehirlerinin getirdiği kil kullanılarak geliştiriliyor. Çivi yazısı haline geliyor. Tarihte ilk kanun kitabı, ilk mahkeme kararları, ilk evlenme dahil tüm belgeler İstanbul’daki müzenin arşivinde bulunuyor. Bu tabletler ayrıca hekimliğe, astronomiye, astroloji ve büyülere ait yazılar. Sümer edebiyatı ise bu tabletlerin içinde geniş bir yer tutuyor. Yeni çıkan tabletleri okuyacak uzmanlarımız az da olsa var ancak Sümer konusu bir hayli geride şu anda. Benden sonra iki asistan vardı. Epeyce çalıştılar. Şimdi durdu çalışmalar. Ben çok çalıştım. İki çocuk üç çocuk yerleştirmeyi istedim. Dünyada da çalışmalar var ama para kazanma yok bu bölümlerde. Onun için şimdi bizim üniversitede en düşük puan koymuşlar. Ben olsam en yüksek puanı koyarım. Arzu eden hevesi olan gelsin. Biz hocamıza sormuştuk vaktiyle “Ne olacağız biz” demiştik. “O zaman bu bölümlerde çalışanlar zenginlerdir. Onlar geçim derdini düşünmeyen insanlardır. Sizin ne olacağınızı bilmiyoruz” dediler. Şimdi yığınla dolduruyorlar o bölümleri. Çocuklar anlamıyorlar, anlatanlar da doğru düzgün anlatmıyorlar. Bir Sümeroloji şubesi var ama bakın benimle en ufak bir temasları yok. Ben onlar kitaplarımı okutuyorlar mı okutmuyorlar mı hiçbir şey bilmiyorum. Benimle temas etmeleri lazım, sormaları lazım…

    “Atatürk’ün yazısını kendi gözümle gördüm”

    Atatürk de özellikle Sümerlilere özel bir önem veriyordu. Bunun nedeni neydi? Türk olmaları mı?

    Atatürk milletin özgürlük kazanması yükselmesinin ancak eğitimle olacağını biliyordu. Bunun için din eğitimi yapan okullar yerine ilkokullar ve liseler açıldı. Atatürk eğitim reformu içinde Türk tarihi ve kültürü araştırmalarını ön plana koymuştu. Atatürk’ün okuduğu Fransızca bir kitapta Sümerlilerin Orta Asya’dan geldiği, dillerinin Türk diline benzediği yazılıydı. Atatürk bu cümlelerin yanına kocaman bir önemli yazmış eski harflerle. Ben kitabı kendi gözümle gördüm. Atatürk’te muazzam bir Türk araştırması başlamış. Türkler mademki Türkçe konuşuyor nereden geldiler? Neyiz biz? Anadolu’da konuşuluyor ama… Osmanlı Türklüğü ortaya koymamış. Atatürk o kadar çok okumuş ki… Gerçekten bu kadar eski bir millet Türk olabilir mi? Sümerlilerin Orta Asya’dan gelmesi, dillerinin Türk diline benzemesi nedeniyle bu uygarlığın kökleri Türklere dayanabilirdi.  Onlara ait binlerce belgenin İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde olduğunu öğrendi ancak bu belgeleri okuyacak bir bilim insanımız yoktu. İşte bütün bu milletlerin yazılarını okuyacak, uzmanlarımızı yetiştirmek üzere bir fakülte gerekti. Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi tam bunu karşılayacak şekilde Almanya’dan gelen profesörlerle kadrolandırıldı. Hititoloji, Sümeroloji, Arkeoloji, Antropoloji, Genel Tarih ve Coğrafya bölümleri açıldı. Tamamıyla kurumlar yaptıkları çalışmaları objektif ve bilimsel olarak yapsınlar istedi. Hakiki bilimsel çalışma yapsınlar diye sermayesini de kendi koydu. Bunu hiç kimse düşünemez. Fakülte hala çalışıyor. Ama içindekiler boş. Mesela bir hanım doçentmiş, “Dil Tarih Fakültesi sosyal bilimler için açıldı” dedi. Bunu ben kaç yerde yazdım. Biraz okusaydı böyle konuşmazdı.

    Atatürk’ten İznik kazılarına özel ilgi

    Muazzez İlmiye Çığ, o dönemde müze açmadaki öncülüğü de Atatürk’ün yaptığını anlatıyor ve buna pek çok örnek veriyor. Atatürk, Cumhuriyetin ilanından 6 ay gibi kısa bir süre sonra yıkılan Osmanlı’nın kültür ve tarih hazinelerinin saklandığı Topkapı Sarayı’nın müze olmasını emretmiş ve her İstanbul’a gelişinde çalışmaları izlemişti. Dünyaca ünlü iki Konsül’ün toplandığı İznik (nikeia) şehri surlarında, daha sonra çıkarılan, dördüncü kapının olması gerektiğini Türklere ait eserlerin restorasyonu konuşulduğunda asıl şehrin toprak altında olduğunu söyleyerek kazı önermesi Atatürk’ün arkeolojiye verdiği değerin en önemli kanıtıydı… Bugün Türkiye’nin bir arkeoloji laboratuarı haline gelmesi Atatürk’ün tarihe ve arkeolojiye olan derin ilgisi, verdiği değerin sonucudur.

    “Şu anda kadınların en yüksek çağı ama ona mukabil kadınların ayağına çelme takılmak için de en yüksek dönem… Atatürk, Türk kadınına kendi dünyasından dış dünyaya bakması için örtüleri, kafesleri kaldırmış en geniş pencereleri açmıştır. Türklüğünü unutmuş Osmanlı ümmeti yerine kendini bulan bir Türk milleti canlanıyordu. Şimdi ise Osmanlıya özlem var ve Atatürk’ün çabasıyla yaptığı bu devrimleri yıkmaya çalışıyorlar.”

    Biraz da tarihsel süreçle birlikte “Kadın”ı konuşalım istiyorum. Çocukluğu, gençliği, çalışma hayatı ve şimdiyi düşündüğünde, “kadın” bu toplumda nasıl bir süreç yaşamıştı?

    1993 yılında “Biz çok büyük bir milletiz Fransa’nın 100 yılda yaptığı devrimi biz 10 yılda yaptık diyordum. Halbuki biz yalnız onu değil, Avrupa’nın Rönesans’ını ve Sanayi Devrimi’ni de yaptık. Atatürk zamanında kızlar okumaya başladı ve hepsi devlet memuru haline geldi. Ya tıbba girdi ya hukuka girdi. Bütün branşlarda meslek sahibi oldular. Sonradan kadınlarımız her alanda çalışmaya başladı. Sonradan birden bire sanata, ticarete, medyada yerlerini aldılar. Her türlü alanda son derece başarılı kadınlarımız oldu. Şu anda kadınların en yüksek çağı ama ona mukabil kadınların ayağına çelme takılmak için de en yüksek dönemi… Birden yüksek okul başladı ve herkes deli gibi çalıştı. Memleket yeniden başlıyor ve buna yardım etmek lazımdı. Kim yapacak? “Biz gençler yapacağız” dedik. O yüzden herkes bunun üstünde çalışıyordu. Bana biri sordu “O zaman boş vakitlerinizde ne yapıyordunuz” diye: “Kızım dedim, boş vaktimiz yoktu ki… Bizim her dakikamız doluydu. O kadar çalıştık. Başka türlü nasıl olurdu?”  Atatürk kadın erkek bir arada yaşamayı öğrenmemiz için şehirlerde balolar, danslı eğlenceler yapılmasını istiyor. Ben o zaman öğretmendim. Dört, beş ailelik kızlı erkekli bir grubumuz vardı. Şehirde eğlenceler olduğu gece katılır, dans eder, sohbet ederdik. Artık kadınlar erkeklerle sokağa çıkabiliyor. Tiyatro ve sinemalara birlikte girebiliyorlardı. Takvimimiz, saatlerimiz, bütün ölçülerimiz değişerek batı birimlerine uyduruldu. Bunların hepsini birden yapmak çok zordu. Kıyafetlerimiz de değişti. Kadınlar çarşafları attı. Kıyafet Kanunu’ndan önce okuduğum okullarda kızların hiçbiri başörtülü değildi.  Köy Enstitüleri ve halkevlerini kapatanlar ise ülkemize en büyük kötülüğü yaptılar. En az 50 yıl bizi geride bıraktılar. Sanki büyük bir marifetmiş gibi karılarının başlarını örterek ortaya çıkarmaya kalktılar. Atatürk, Türk kadınına kendi dünyasından dış dünyaya bakması için örtüleri, kafesleri kaldırmış en geniş pencereleri açmıştır. Türklüğünü unutmuş Osmanlı ümmeti yerine kendini bulan bir Türk milleti canlanıyordu. Şimdi ise Osmanlıya özlem var ve Atatürk’ün çabasıyla yaptığı bu devrimleri yıkmaya çalışıyorlar. Bursa Kız Öğretmen Okulu sınavına benimle beraber girecek kızların anneleri hep çarşafsızdı. Resimlerime bakıyorum büyük kızların hiçbirisi başörtülü değil. Trenler, tramvaylarda kadın erkek ayrımı kalkmıştı. Bugün başörtüsü ile gelinen durumun dinle bir ilgisi yok. Yalnız dinin siyasete alet edilmesinden.

    Atatürk`ün devrimlerine ve Cumhuriyet’ine sahip çıkılmıyor artık, eğitim dinsel olma yolunda, kız erkek ayrımı başladı… Bunu da kendine has üslubuyla yanıtlıyor Muazzez İlmiye Çığ…

    Kalkmış kadınlar toplantı yapıyorlar. Gösteri yapıyorlar. Bunlarla sorunun önüne geçilmez. O kafaları susturmak lazım. Devleti idare eden adamların kafaları da böyle olunca bunların hakkından gelemezsin. Gelmeye çalışacağız. Diyanetten bir yazı çıktı. Kimse bir cevap yazmadı. Birkaç gazeteden başka… Bu diyanete binlerce kadın erkek mektup yazmalıydı “Sen nasıl bunu söylüyorsun? Kuran’ın neresinde var böyle bir şey?” diye… Efendim okumazlar… Okumasınlar. Ben tek başıma hep yazdım. Vatandaşlık tepkilerim kitabında… Benim gibi 100 kadın bin kadın aynı şeyi yazsaydı bak ne olurdu. Ondan sonra ne bekliyorsun. Erkeklerin hepsine söylüyorum. Hepinizin kafasında en azından bir örümcek var diyorum. Bir gün rahmetli çok sevdiğim kardeşim gelmiş “Abla galiba bende de var o örümcekten” dedi. Hiç unutmuyorum… (gülüyor)

    Gezi döneminde gösterilmişti…

    Evet kızım, “Gezi” muazzam bir şeydi… Gezi başkaldırmaydı. Onu da tamamlayamadık. Yalnızca çocuklar değil, çocukların köylerden ana babası geldi. Bu muazzamdı. Sürdüremedik. Başbakan akıllı bir adam olsaydı. “Hadi gel beraber yapalım” deseydi. Desteği alırdı. Türkiye gençlik birliğiyle yürüyüşlere çıktık. Hayrettin Karaca ile meclisin önüne gittik. Niye gittik? İki yaşlı kendimizi göstermeye mi gittik? Ben geldikten sonra “Aman çok güzel yaptınız Muazzez hanım”… Biz niye yaptık? Sen ne yaptın karşılığında? Biz sizi uyarmak için yaptık. Biz yaptık siz de bizim gibi hepiniz tepkinizi gösterin dedik. O kadar konferanslara gittim konuştum. Yok… Bizim arkamızda yığınla insan tepkisini göstersin. Topraklarımız satılmasın. “Zengin olduk” diyorlar şimdi. Altı ne? Altına baksana sen? Neyle zengin olduk. Toprağını, yerini, elindeki avucundakini dışarıya sattın. Satınca zengin oldun.

    Türkiye’nin geçirdiği evreleri anlatırken, iyisiyle kötüsüyle bunun kıymetini bilmek, Atatürk’ü çok iyi tanımak ve anlamak gerektiğini aşıladınız hep… Anladık mı? Kızıyor musunuz gençlere?

    Ben gençlere kızmıyorum. Gençlerin kabahati yok ki… Onlara anlatamadıksa kabahat bizlerde… Anlatamadık. Sebebi var. Atatürk’ten sonra bir savaş çıktı. Ondan sonra dışarıdan Amerika ile bir komünistlik yarışı başladı. Ruslar da “Aman Türkler de olacak” diye bir yaygara çıkardılar. “Aman siz cicisiniz, güzelsiniz” dediler. Bizim aptallar da “Aman güzeliz” dediler. Ellerini verdiler, kollarını alamadılar. Bedenleriyle gittiler şimdi Amerika’ya.

    O zamanlar Atatürk’e sormuş bir Amerikalı gazeteci. “Siz Amerika’nın nelerini alacaksınız?” diye. Atatürk: “Biz maymun değiliz. Kendi istediğimizi yapacağız” diyor. Atatürk zamanında bir parti vardı. Yenisini açmak istedi. Ama baktı ki din hortlayacak. Bütün yobazlar dinlemiyor. Atatürk dine karşıymış. Halbuki Atatürk dinimizin en büyük hizmetini yaptı. Kuran’ı Türkçeye çevirdi. Bu ne kadar mükemmel, “Herkes Türkçe okusun” demiş. Türkçesini istemediler hep Arapça okuttular. Sanki Allah yalnızca Arapça biliyor… Şimdi de o yobazlar aynı yolu izliyorlar. Her dinde yobazlık çıkmış ama bizim dinde daha fazla. Maalesef kadınımız erkeğimiz hiçbir şeyde tepki göstermeyi bilmedi. Bu devrimimize karşı olan şeylere tepki göstermedi. Hala öyle. Herkes bekliyor. Ne olacak diye. Bu hale geldik. Tepki göstereceksin. Çalışma hayatına başladık. Siyaset ve etrafı düşünecek halim kalmadı o zaman. Ancak yaptığım işi düşünecektim. Evlendim çoluk çocuk sahibi oldum. Dış hayatla herhangi bir işim olmadı. Burada hatamız oldu. Farkında olmadan el verildi… Fazla bir şey yapamadık. Tepki gösteremedik… Hitler kafası… İdare şekli şimdi aynen o… Bu adam (Cumhurbaşkanı Erdoğan) Hitleri taklit ediyor. Ülkeyi savaşa sokacak. Ondan sonra rahat edecek. Kendi kaçıp gidecek. Ya bunlar yok olup gidecek ya da temelli her şey bitecek. Türkiye Cumhuriyeti tamamen ortadan kalkacak.

    Başörtülü bir kadın bana çattı:

    “Fahişe miyim ben?” dedi.

     “Onu sen bilirsin” dedim.

    Yaptığınız açıklamalarla ezber bozdunuz ve bazı kesimlerin tepkilerini de aldınız. Örneğin mabet fahişeliği… “Vatandaşlık Tepkilerim” adlı kitapta bir sorunuz vardı. 5 bin yıl önceki mabet fahişeliği diriliyor mu? Bu soruyu nasıl yanıtlıyorsunuz şimdi?

    Sümerlerde mabet fahişeliği varmış. Bazı şeylerden bunu çıkarıyoruz. Mesela İnanna için köyün fahişesi der. Anlaşıldı. Bu kadınların başları örtülüyor. Sümerlerde seks tanrının bir görevi olarak kabul ediliyor. Cinsel uzuv o kadar tabu değil… Sümer’de kadın cinsel uzuvla erkek de cinsel uzuvla anlatılıyor. Ancak cinsel hayat istediğin gibi yapamıyorsun. Bir kısıtlama var. Bu mabet fahişeliğinde cinsel hayatın tanrısal bir şey olduğunu ve kutsal bir şey olduğunu söylüyor. Buralarda bir nevi seks dersi gibi yapıyorlardı. Bu kadınlar saygın oluyordu. Saygın oldukları için başlarını örtüyorlardı. Bu saygı hep devam etmiş. Romalılarda saygın kadınlar başlarını örtüyormuş. Asur kralı 16. yüzyılda “Bütün evli kadınlar ve dullar başlarını örtecektir. Sokak fahişeleri örtemeyecektir” diyor. Bu daha sonra Yahudilere geçiyor. Sonra Orta Doğu’da başlıyor. Romalılarda Hititlilerde var. Bende resimleri var. Ayırt etmek için, başörtüsü onların kutsal olduğunu göstermek için kullanılıyordu. O zamandan gelme bir şey… Kadınların ayrılması. İslam’da da muayyen tabakanın ayrılması bu kadın… Bu kadınlar kutsal sayılıyordu. O zaman saygın kadındı. İlk zamanlarda Müslümanlarda yokmuş ne zamanki Medine’ye göçüyorlar. O zamanki peygamberin karısı kim, cariyesi kim halk biliyor. Onlara sataşmıyor. Fakat Mekke’den Medine’ye geçince orası çok kozmopolit bir şey… “O zaman peygamber karıları ve kızları başlarını dışarı çıkarken örtsünler” diyor ayırt edilmek için. Sonra biri de ilave ediyor. Mümin kadınlar diye. Bana kalsa ondan sonra da ilave edilen bir şey. Öyle başlamış başka bir şey yok. Peygamber kadınlarını diğer kadınlardan ayırmak içinmiş. Bununla ilgili başörtülü bir kadın bana çattı “Fahişe miyim ben?” dedi.  “Onu sen bilirsin” dedim.

    Var mı yeni bir kitap hazırlığı?

    Valla kızım bak bitmiyor, e-mailler geliyor. Kendim yazıyorum. Boş kalmıyorum hiç. Bende olanı anlatayım ki öğrensinler istiyorum. Yeni kitaba başladım. Yine Atatürk devrimlerini daha etraflı yazıyorum. Nasıldık, ne olduk? Anlayana kadar anlatacağım. Yazacağım.

    Gençler çok okusunlar her şeyi okusunlar. Gençler özellikle nasıl buraya geldiğimizi okusunlar, öğrensinler… Gençlere biz fazla bir şey veremedik ona üzülüyorum.  Sizin ümitsiz olmamanız lazım. Ümitsizlik olursa iş biter.

    Bir Sümer atasözü “Biliyorsun neden öğretmiyorsun?” diyor.  O öğretmeyi amaç edindi, hala öğretiyor, birçoğumuza örnek olmayı sürdürüyor. Onun her soruyu kocaman bir tebessümle karşıladıktan sonra büyük bir şevkle yanıtlaması, fotoğraf çekmem için büyük bir özveriyle hazırlanması, kıyafetlerini tamamlayan ve o fotoğraflarda hiç eksik olmayan şapkası, kırmızı ruju, tatlı mı tatlı sohbeti, bahçedeki limon ağacı, portakal meyvesi, akşam yemeği, yeni Türkiye’yi yorumlarken içtiğimiz şarabı ve kabul görmenin verdiği o mutluluğu hayatım boyunca unutamayacağım… Bursa’ya dönmek için ertesi günün sabahında vedalaştım Muazzez İlmiye Çığ ve beni evimdeymişim gibi hissettiren kızı Esin Çığ ile… Sarılıp, öpüştük. Kapıya kadar uğurladığında “Mutlaka yine gel… Biz seni çok sevdik” diyordu.

    Yine geleceğim…

    Muazzez İlmiye Çığ’ın Atatürk Düşünüyor adlı kitabından kendi özgeçmişiyle ilgili alıntı: “1941 yılında İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi Çiviyazılı Belgeler Arşivi’ne uzman olarak atandı. O zamana kadar tasnifi tam yapılmamış ve bilimsel çalışmalara açılamamış binlerce lahit üzerinde Dr. F. Kraus ve yakın arkadaşı, değerli meslektaşı Hatice Kızılyay ile çalışarak, İstanbul Arkeoloji Müzesi’ni Paris “Louvre”, Londra “British Museurn”, Berlin “Vordcrasiatischcs Museum” gibi bir Eski Ön-Asya dilleri araştırma merkezi haline getirdi. Arşivdeki tabletleri bilim alemine tanıtmaya başladı. Arnerika’dan, Almanya’dan, Finlandiya’dan gelen uzmanlarla birlikte, her biri Sumeroloji literatüründe birer kilometre taşı olan yayınlar yaptı. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bulunan Sumer, Akad, Hitit dillerinde yazılmış 74 bin çiviyazılı belge üzerinde 33 yıl çalıştıktan sonra 1972 yılında emekli oldu. Muazzez İlmiye Çığ bir Cumhuriyet kızı, aydın bir Türk kadını olmanın verdiği şevkle bugün de bilgisini topluma aktarmaya devam etmektedir. Kaynak Yayınları’nca basılmış çok sayıda kitabı bulunan Çığ’a, İstanbul Üniversitesi 4 Mayıs 2000’de Fahri Doktora unvanı verdi.”